GERGER

GÜLÜMSEYEN ALDUŞ’TAN, ASIK SURATLI GERGER’E

GÜLÜMSEYEN ALDUŞ'TAN, ASIK SURATLI GERGER'E… Dam başlarında uykum Ceviz ağaçlarında hatıralarım kaldı Anne İpini kim kesti çocuk salıncağımın Umutlarım kayıp Oyunlarım yarım kaldı Anne L Şeklinde bir ucu fırata, Diğer ucu dağ köylerine çıkan o küçük kasaba'nın Çarşısından meyan kökü tüccarı hiristiyan Mıçı'nın üstü açık kamyonu'yla batı şehirlerine çıktığım ilk yolculukta, Sene bindokuz yüz yetmiş üçtü. Serin bir ilkbahar sabahıydı, ve uzun ince bir yağmur yağıyordu Gergere…

Saçlarımı yağmur,yüreğimi yabancı bir hasret ıslatıyordu… Hayatın tesadüflerle dolu, ve sonu belli olmayan bir senaryo olduğunu Bilmeyecek kadar küçük bir çocuktum.

Kurduğum çapraz hayallerde, hesap tekti. Gittiğim şehirlerde biraz para kazanıp,Gittiğim bu yollardan bir gün gülümseyerek geri dönecektim…

Reis amca'nın Ömer'iyle ortak aldığımız traktörü satıp, Tek hiseli bir minübüs alıp, Hilim'li Hanifi, Dırakso'lu Yedi kardeşlerin Cumali'siyle,Narince'nin tozlu yollarında yarışabilme ihtimali için nelerden Vaz geçmezdim ki. Sene bin dokuz yüz yetmiş üçtü Sis'ler içinde silüeti kaybolup giden Gerger'e, uzun ve ince bir yağmur yağıyordu… Sevdiklerim memleketim ilk defa bir çığ gibi kopuyordu çocuk yüreğimden… Devlet için, Sırrı Süreya gibi, muhalif memur ve müdürlerin sürgün kasabası olsa da, benim için cennetten bir parçaydı o çorak coğrafya… Bu yüzden Bir yanım, hep Fırat'ın kıyılarında kaldı.

Sene bin dokuz yüz yetmiş üçtü Ne baraj' Ne elektirik vardı daha, seyar jeneratörle saat sekizde yanan ışıklar Gece on iki de söndüğünde,bekçi Rasim amcanın düdük sesleriyle birlikte karanlıklar içinde kaybolurdu Gerger Ertesi gün, Güneşin doğuşuyla birlikte cıvıl cıvıl olurdu çarşı Kamyondan traktörden değil, köylerden gelen Eşek Katırdan geçemezdin karşı tarafa. Çarşıdaki Cami'de el dokuması renkli kilimlerin yerine, kapitalist sistemin Tek parça halı'sı serilmemiş ti henüz. Kilimler çok parça, ama dostluklar bütündü…

Televizyonun T'si yoktu. Haberleri radyo'dan dinler. bozuk türkçemizle En fazla yüzde on'unu anlardık . bu yüzden ilkbaharın geldiğini takvimlerden değil, Katır sırtında sandıklar içinde Canbeg köyünden gelen (salatalık) hıyar'lardan anlardık… Çeşme başında Hüseyin zengin'in Tad lokantası,bitişiğinde Ömer şişko'nun bakkal'ı, Karşı sol çaprazında dünyanın en güzel İspanyol paça Pantolunu diken terzi Sait vardı.

Ah…Birde Güldüler mi kahkahası dağlarda yankılanan sekiz köşe kasketli , gabardın şalvarlı Adam gibi, Adamlar vardı. dağlar arkasındaki o kasabanın… Para mühim değildi dağ gibi dostlar güneş gibi kirveler vardı çarşıda Gittiğin dükkancının,seni tanıyıp adını bilmene gerek yoktu Filan köyden, filan adamın oğluyum de yeter! Çay mı şeker mi, ne lazımsa al götür.

Para köpeğin olsun çocuk. Olduğu zaman öderdi baban.. Üstü açık kamyonlarla gidip, lüks otomobillerle dönenler mi çok değişti Yoksa Gerger mi eskisi gibi değil ? Şimdi ne zaman L şeklinde bir ucu fırata, diğer ucu dağ köylerine çıkan O küçük kasabanın çarşı'sına düşse yolum Ağustos ortasında,soğuk, ve Asık suratlı bir GERGER karşılar beni Cüzdanını kaybeden Bir orta yaşlı telaşıyla, Bin dokuz yüz yetmiş üçte kaybettiğim, gülümseyen o eski ALDUŞ'u ararım çarşı'da…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu